|
Yavuz Zırhlısı
(by Ahmet Serim)
Mühendis Charles A. Parsons, eski
Yunanistan’dan
beri bilinen bazı prensiplerden yararlanarak 1884
te gemiler için yeni bir makine tasarlamıştı.
Kısaca “Parson Türbini” denilen bu
makine ile 26 Haziran 1897 bir gösteri yapmış,
sürat rekorlarını kırmış ve
ilgi çekmişti. Bu tarihten sonra dünyanın önde
gelen donanmaları da türbinli gemilere sahip
olmak için kuyruğa girmeye başladılar.
Kısa zaman içinde, Parsons Deniz Buhar Türbinleri Şirketi
kuruldu. 1899 da Amirallik ilk türbinli aracı olan
HMS Viper muhribini sipariş etti. Kısa süre
sonra da Cobra muhribini edindi. Her iki gemi de 36 knot
hıza çıktılar. 1903 te hafif kruvazör
Amethyst hizmete girdi. Ama teknolojinin zirve noktası 1905
te geldi. Birinci Deniz Lordu (Donanma Bakanı diyebiliriz)
Sir John Arbuthnot Fisher, HMS Dreadnought için
buhar türbinlerine karar vermişti. Drednot, ilk
büyük toplu savaş gemisidir, yüksek
vurucu güçlü zırhlı savaş gemilerinin
tipinin ismini veren ünlü gemidir. O kadar ünlü ve
tanınmıştı ki, bahriyeler ile hiç ilgisi
olmayan yaşlı anneannem bile Drednot, Yavuz Drednotu
gibi ifadeler kullanırdı. Dreadnought, donanmalarda
devrim yaratmıştı.
Yeni teknolojinin kabul ve uygulanması ticari konularda
daha geç oldu. Buhar türbiniyle donatılan
ilk ticari gemi olan 3.500 beygirlik King Edward ancak
1901 de sipariş edildi.
Bir miktar küçük araçlar yapıldı.
Nihayet 1904 te ünlü Cunard şirketi makineleri
dışında iki eş gemi sipariş etti.
Bunlardan Caronia’da üç genişlemeli
klasik buhar makinesi vardı. Kızkardeş gemi
olan Carmania’da ise türbin. Carmania bariz
ve sürekli olarak kardeş gemiden daha iyi performans
gösterdi. Bunun sonunda da, Cunard tarafından
ertesi yıl sipariş edilen yüksek süratli
yolcu gemileri Mauretania ve Lusitania için türbinler
tercih edildi. Bu gemilerin makineleri 70.000 beygir güç üretiyorlardı ve
Carmania veya Dreadnought’tan üç misli
güçlüydüler.
Bundan sonraki yıllar, tüm önemli donanmaların
irili ufaklı türbinli gemiler yapmalarıyla
geçti. Örneğin Alman İmparatorluğu,
ezeli düşmanları İngilizlerle baş edebilecek
savaş gemileri yapmakta kararlıydı. Bu çerçevede
yapılan gemilerin iki tanesi, “Moltke Sınıfı” diye
adlandırılan SMS (Seines Majestäts Schiff,
Majestelerinin Gemisi) Moltke ve SMS Goeben’dir.
1914 te “Yavuz Sultan Selim” adıyla Osmanlı Donanmasına
katılan Cumhuriyet’in kurulmasından sonra
da TCG (Türkiye Cumhuriyeti Gemisi) Yavuz adını taşıyan
bu geminin teknik özellikleri şöyledir :
Üreticisi : Blohm & Voss tersanesi
Suya inişi : 28.03.1911 , Hamburg’ta
Boyutları : Boyu 186 m., genişliği 29,5
m., derinliği 8,2 m.
Taşırdığı su : 23.000 Ton
Makine gücü : 4 Buhar Türbini ile 86.000
PS, 4 şaft, 4 uskur
En fazla hız : 28 kn
Zırhı : Yerine göre 25-30 cm.ye kadar
Silahları : 10 adet 28 cm. çaplı seri
atışlı top (birisi önde, ikisi arkada,
ikisi de
yanlarda olmak üzere 5 adet çift namlulu
büyük tarette),
12 adet 15 cm. çaplı seri
atışlı top, Su
altından atılan torpiller, Uçaksavarlar.
Personel : 1013 kişi
Yapısal özelliği : Batmaya karşı güvenli,
gemi yapımının dönemde vardığı son
nokta
Maliyeti : Yaklaşık 42,6 Milyon Mark

Yavuz tam yol ile seyirde. Çıkarttığı dalgalara
dikkat ediniz.
Bizim tarihimiz için olduğu kadar Dünya
Tarihi için de çok önemli olan geminin
kısaca görev öyküsü şöyledir
:
1911 de suya indi.
1912 de Alman Akdeniz filosu Sancak gemisi oldu, o sırada
Akdenizin en güçlü gemisidir.
28 Haziran 1914 te, Avusturya’nın savaş ilanıyla
Birinci Dünya Savaşı başladığında
(o sıradaki komutanı Richard Ackermann), Filo
Komodoru Amiral Souchon emrinde refakat gemisi hafif kruvazör
Breslau (sonradan Midilli) ile beraber, Avusturya’ya
bağlı Pola’dadır. Amiral Souchon,
sıkışmamak için Adriyatik’ten çıkmaya
karar verdi.
1 Ağustos 1914 te, Almanya Rusya’ya savaş ilan
ettiğinde İtalya’nın Brendizi limanındadır.
2 Ağustos’ta, İngiltere, 1911 yılında
sipariş edilen ve teslime hazır olup mürettebatları da
gelmiş olan iki savaş gemisi Sultan Osman I ve
Reşadiye gemilerine Birinci Deniz Lordu Winston Churchill’in
emriyle İngiltere Hükümeti adına el
kondu. Aynı gün, Osmanlı İmparatorluğu
Almanya ile gizli bir anlaşma yaptı.
Souchon, bazı Fransız Kolonilerini bombaladığı 3
Ağustos’ta Osmanlı Donanmasına katılmak üzere İstanbul’a
gitme emri aldı.
Aynı gün daha sonra, İngiliz’lerin
HMS Indomitable ve Indefatigable gemileriyle karşılaşt.
Her üç gemide de personel savaş yerlerine
alınıp olası bir harekata hazır beklendi.
Ancak o gece yarısına kadar ülkeleri savaş halinde
olmadığı için toplarının
namluları baş-kıç nizamlarını bozmadı ve
tek el dahi ateş açılmadı. İki İngiliz
gemisi takip etmek amacıyla dönünce, Amiral
Souchon, subaylar dahil herkesin kazan dairelerine inip
yardımcı olmasını emretti. İngiliz
savaş kruvazörleri (zırhlılar) geride
kaldılar ama hafif kruvazör Dublin izlemeyi sürdürdü.
Messina limanında kömür ikmali yaptıktan
sonra gemiler rotalarını Adriyatik’e çevirdi,
ancak HMS Gloucester yakın takibe devam etti.
8 Ağustos’ta Breslau Gloucester ile çatıştı.
Her iki gemi Yunanistan’ın güneyinden
geçerek Ege’de ilerlemeye başladır.
10 Ağustos akşamı Çanakkale boğazından
içeri girdiler. Bu nedenle, İngiliz Donanmasının
ikinci komutan görevindeki amiral Ernest Troubridge
mahkeme edilip ceza gördü.
16 Ağustos’ta Almanya her iki geminin Türk
Hükümetine satıldığını açıkladı.
Türk’leri bir an önce savaşa sokmak
için Amiral Souchon Alman yanlısı savaş bakanı Enver
Paşa ile 29 Ekim 1914 te Rusya’nın Sivastopol
liman kentine bir baskın planladı ve uyguladı.
Yavuz Sultan Selim ismi verilmiş gemi bu baskında
görev yaptı. 2 Kasım da da Rusya savaş ilan
etti.
Yavuz, savaş süresince Karadeniz’de aktif
kaldı. 10 Mayıs 1915’te 17 gemilik bir
Rus filosundan kurtulmayı son anda başardı.
8 Ocak 1916’da Imperatriza Maria gemisinin 30,5 santimlik
toplarının ateşi altında kaldı.
20 Ocak 1918’de Yavuz ve Midilli bu kez Amiral
Hubert von Rebeur-Paschwitz komutası altında
ilk kez Çanakkale’den çıkıp
Selanik’e gittiler. Yavuz’un yardımıyla
HMS Raglan ve M28 batırıldı ama Midilli
kaybedildi ve Yavuz da üç mayın yarası aldı.
Yavuz boğazın emniyetine sığındı ve Çanakkale
yakınlarında karaya oturtuldu. 26 Ocakta yüzdürüldü ve
Sivastopol’a giderek 2 Mayıstaki Rus Karadeniz
filosu tesliminde hazır bulundu.
Savaştan sonra 1927 de yeniden ele alınana
kadar İstanbul yakınlarında terk edildi.
1927de elden geçirilirken adı Yavuz Selim olarak
değiştirildi (Saltanat kalkmıştır
ve izleri silinmektedir).
1930 da Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının
Sancak Gemisi oldu ve 1950 ye kadar görevde kaldı.
Bu dönemde bazı yerlere mesajlar vermek için
görevler yaptı, zaman zaman yurt dışına
gitti ve Devlet Büyüklerimizi (İsmet Paşa
gibi) taşıdı. 1938 Kasımında en
acı görevini yapıyor : 19 Kasımda,
yabancı gemiler ve Türk Donanmasının
başka gemileri eşliğinde Atatürk’ümüzün
naaşını İstanbul’dan İzmit’e
taşıdı. 1950 de aktif görevden ayrıldıktan
sonra çeyrek yüzyıl demirde kalmaya devam
ederek bir tür idari birim, bir hapishane ve bir tür
müze olarak yaşamaya devam etti.
7 Haziran 1973 te, 1914 yılından beri Türk
Donanması envanterinde bulunan, taş baskısı resimlerine
daha hala en ücra Anadolu Kahvelerinde bile rastlanan, şarkı ve
türkülere konu olmuş (“Yavuz geliyor
Yavuz da suları yara yara” türküsü gibi),
T.C.G. YAVUZ, hurdaya ayrılarak ve sökülmek üzere,
son defa Gölcük Deniz Üssü’nden,
romorkörlerle çekilerek, özel tören
ile yola çıktı. O Gölcük ki,
Yavuz’un bakımı için alınan
yüzer havuz ve yapılan tesislerin çevresinde
gelişmiş bir üs ve bu sayede gelişen
bir kasabadır. Bende bulunan özel “Yavuz ‘un
Ayrılış Anısı” kitapçığının
anlattıklarına göre, törene katılan
herkesin gözü yaşarmış, gemide
görev yapmış olanların da sicim gibi
gözyaşları akmış...

Yavuz Gölcük’te
Sökümü 1976 da tamamlanan gemi, bazı kalplerde,
anılarda ve kalan parçalarda, bir de yaratıldığı Blohm & Voss
tersanesinin, iki savaş geçirmiş ve harabe
olmuş arşivlerinde hala bulunan planlarında
yaşıyor.
Halen muhtelif maketleri, resimleri ve ufak hatıralar
Beşiktaş’taki Deniz Müzesini, Baş direği
Heybeliada’daki Deniz Lisesini (Eski Deniz Harp Okulu),
bu direğin bir kopyası Tuzla’daki Deniz
Harp Okulunu, 4 uskurundan ikisi Gölcük’teki
Donanma Komutanlığını, iki uskuru da
Ankara’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nı zenginleştirmektedir.
Hatta iskele 8 numaralı Lumbozu, Fenerbahçe’deki İstanbul
Yelken Kulübü Şeref Salonunda bulunmaktadır.
Güverte tahtalarından tornada çekilerek
yapılmış olan minyatür gerdeller (bilmeyenler
için : yarım fıçı şeklinde,
tahtalar metal çemberlerle bir arada tutturularak
yapılan ahşap gemici kovaları), 1960lı yılların
sonlarında Donanma Kupası Yarışlarında
yarışıp derece almış sporculara
ve görev yapan hakemlere, ödül ve anı olarak
verilmişti.
Üstelik kulağımıza gelmiş olan
söylentilere göre, kendi sınıfından
tek kalmış olan bu gemi için, Alman’lar
bu gemiyi alıp, karşılığında
komple bir yelkenli okul gemisi vermeyi önermişlerdi.
Yani onlar değerini anlamışlar ve geriye
alıp müze yapmak istemişlerdi. Tabii ki
ham madde olarak kullanacak halleri yoktu.
Yavuz’un gerek müze olsun, gerek sadece gemi
olarak kalsın, bakım ve tutumu zor ve pahalı olabilir şeklinde
düşünülmüştür belki
de... Ama her halde Tekel’in israf kuleleri kadar,
yapıldıktan sonra terk edilen hava alanları kadar,
batırılan bankalar için ödenen milyarlarca
Dolar kadar masraflı olmazdı. Üstelik akıllıca
bir işletme ile masrafını tamamiyle çıkartmasa
bile hafifletebilirdi. Gezmek ve görmek için
gelecek olanların ülkeye bırakacakları konaklama ücretleri
ve diğer harcamalarını da ayrıca düşünmeli.
Ne yazık ki, her yönüyle tam ve eşsiz önder
olan Ata’mızdan sonra, denizin önemini
bilip anlayan yönetici pek kalmadı. 1937 de T.B.M.M.’ni
açış nutkunda : “Üç tarafı denizlerle çevrili
olan Türkiye ; endüstrisi, ticareti ve sporu
ile, en ileri denizci millet yetiştirmek kabiliyetindedir.
Bu kabiliyetten istifade etmeyi bilmeliyiz. Denizciliği
TÜRK’ÜN büyük milli ülküsü olarak
düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.” hedefini çok
doğru olarak göstermişti. Bu aynı zamanda ünlü stratejistlerin
uzun yıllarda geliştirdikleri “Denizcilik
Gücü” kavramının ülkemizde
uygulanması için pratik bir kılavuzdur.

1 Temmuz 1927 Cuma. Istanbul, benzerini görmediği,
olağanüstü bir gün yaşıyor.
Yer yerinden oynamış, şehirde tek bir
konu haricinde hayat durmuş.
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk,
Anadolu’ya geçip kendi deyimiyle “bir şeyler
yapmak” için, 919 yılında ayrıldığı Istanbul’a,
istediklerini başarmış, muzaffer olmuş,
yeni devleti kurmuş olarak, ilk kez geliyor.
İzmit’te trenden inip geçtiği
Ertuğrul Yatı, O’nu denizden getiriyor.
Halk bulabildiği her vasıta ile (gemi, sandal,
taka gibi) denize açılmış, karşılıyor.
Bütün sahiller, insanlarla dolmuş, taşıyor.
Bir gazeteci :”Sanki Adalar, geçtiği
tarafa doğru yan yatmıştı !” diye
anlatıyor. Donanma seferber olmuş, başta
Yavuz Zırhlısı, selam geçişleri
yapıyor ve düzeni sağlıyor. Resim,
Ertuğrul Yatını, Boğaz’da karşılayıcılarla
beraber gösteriyor.
Nur içinde yatsın. Dehası ve söyleyip
işaret ettiklerinin önemi ve çağdaşlığı her
geçen gün ibret dersleri vererek daha iyi anlaşılıyor.
Düşman olanlar ve hala kendisi ve yaptıkları karşısında
derin bir korku içinde yaşayanlar bile söylediklerine
ve yaptıklarına zaman zaman sahip çıkmak
zorunda kalıyorlar. Üstelik kesinlikle eminim
ki, AB içinde de karşı olanlar, sıradan
bir Türk vatandaşının yarısı kadar,
yaptıklarını bir yana bırakın,
yaklaşımlarını bilseler, tutumlarını tamamen
değiştirip kendisini AB nin fikir babası ve
ilk önderi ilan ederler. Bu ve benzeri konuları da
başka bir zaman ve vesile ile ele alacağım.
Anılan gün, zevk ve başarılı olmanın
gururuyla Ertuğrul’dan halkı selamlıyor.
Herkese saygılar ve sevgiler.
Ahmet Serim
|